hasan's profileHasanPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
HasanFetva: Emeği çalmak, adam öldürmekle eş değerdir! July 16 Nerelisin?Ayağını otobüsün kapısından içeri atmış atmamıştı ki otobüs hareket etmeye başladı. “Yavaş evladım, biraz sabret.” dedi şoföre. “İyi de teyzeciğim, yolun ortasında duruyoruz. Sen biraz acele etsene.” “Sen de yaşlanırsın evladım, merak etme.” diyerek biletçinin yan tarafındaki koltukta oturmakta olan kadının yanına kendini bıraktı. Parayı verirken yanındakine dönüp; “Yaşlanacaklar, böyle kalmayacaklar ya. Onlar da yaşlanacak. Çocuktum; halam yanıma çağırmıştı. Elinde iğne iplik, gel hele şunu tak bakayım dedi. Elindekinin yorgan iğnesi olduğunu görünce gülmüştüm. Ahmet bak hele, demişti babama. Kızın gülüyor bana. Gülme kızım, demişti. Ben senin yaşına gelemem ama sen benim yaşıma geleceksin. Sen de ihtiyarlarsın demişti.” Durdu. “Nerelisin sen?” dedi yanında oturmakta olan kadına. “Erzurumluyum teyze.” “Hemşeriyiz. Ben de Rizeliyim.” dedi. Kadın şaşkın bir halde yüzüne bakarken o devam etti: “Güzel yerdir. Yemyeşildir. O ormanlar, o çay bahçeleri… Bura yer mi ki… Geldik bi kere. Yirmi sene var görmedim. En son beyimi gömmek için gittiydim. Nasıl şimdi diye sorsalar bilmem. Değişmiştir elbet. İnsanlar değişiyor. Çok sigara içerdi, çok… Askerde alışmış. İçme, derdim, kızardım. Ama Allah şahittir, dağ gibiydi bizimki. Sigara pek etkilemezdi. Esas kalp vardı, kalp. Kimse inanamadı öldüğünde. Yaşarım askerdi o zaman, haber vermeyelim dedim de kızdı Mustafam, olur mu anne diye. Senin kaç çocuğun var? Torun var mı?” “Yok! Teyze, çocuk daha yedi yaşında” diyerek yanında dikilmekte olan çocuğu gösterdi. “Ben de giderim, Fatma derdi hep. İçine mi doğmuştu ne. Yaşarım da dört beş yıldır gelmiyor. Almanya’da. Asker dönüşü gitmişti. Bize sormadan evlendi diye kızmıştı dedesi. El öpmeye gitmiştik de, elini vermediydi rahmetli. Ne oldu…?” derin bir nefes aldı, “Boş” dedi, “boş… Mustafa’nın oğlu burada okuyor. Ama yanımda kalmaz. Onları da görürüm inşallah. Evde tencere kaynıyor. Ne olur kalsa… Beğenmez. Şimdikiler böyle. Seninkiler arayıp soruyor mu?” Otobüs ani bir fren yapınca, biran boş bulunup oturduğu yerden öne doğru kaydı. Şoföre döndü; “Yavaş evladım, bak kaza yapacaksın Allah korusun.” “Teyzecim, durakta da durmayalım mı? Hayret bi şey…” “Şimdikiler böyle” dedi tekrar. “Babam, halanla niye eğlendin diye ne bağırmıştı bana. Eski adam. İstemezdi böyle bi şey. Gerçi halam kollardı beni, severdi, kayırırdı. Cahil çocuk, elleme derdi. Babaya, büyüğe cevap vermek… Nerdeeee… Değişiyor her şey.” diyerek şoföre bir bakıp devam etti: “Mustafam, devir bizim zamanımızdaki gibi değil anne diye kolluyor oğlunu. Şimdiki çocuklara öyle davranmak olmazmış. Niye? Bize böyle öğrettiler de fena mı ettiler? Nerde oturuyorsun?” “Çağlayan’da, Dere’de teyze.” “Oralar da değişti, eskiden it bağlasan durmazdı. Ya şimdi… Buralara geldiğimizde Kağıthane böyle miydi… Gerçi, buralara gelmezdim de, kaçmıştım, bizimki de almış bu dağ başına getirmişti. Bir gecekonduya. Eee, elde yok avuçta yok. Şimdi o gece kondu yerinde koca bir bina var, kaç oldu yıktılar. İstanbul, İstanbul dediğin de bu mu? Demiştim. Öyle yerleri bırakıp böyle bir tepeye gelince bir garip oluyor insan. İlk zaman sevinmemiş de değildim, İstanbul’a gidiyorum diye. Ama aha işte İstanbul… sevmedim. Sen ne zaman geldin?” “Dokuz yıl oldu teyze.” “… özlüyor insan memleketi, orda doğmuş olduğundan mı, yoksa toprak mı çeker bilmem. Garipsedim. Çok hem de. Amannn garipsesen ne olacak… boş… boş…” “Teyze, nasıl iyi durabildi mi bu sefer?” diye sordu biletçi. Biletçiye doğru baktı başını salladı anlamamış… “Sesi çıkmadığına göre bu sefer durmamı beğendi teyze.” dedi şoför. “Yaa, yaa.” dedi başını salladı. “Boş.” Diyerek; “Sen de yaşlanırsın evladım, sen de… Halam, sen de benim yaşıma gelirsin dediğinde, yaaa diye az gülmemiştim. Onun gibi olacağım uzak bir diyar gibi geliyordu.” “Sana iyi günler teyze. Ben bu durakta iniyorum.” dedi, kalktı Erzurumlu. Camdan dışarıyı seyretmeye başladı Fatma teyze. Kafasını çevirdiğinde, yanına başka bir kadın oturmuştu. “Rizeli misin sen?” “Balıkesirliyim. Daha doğrusu eşim oralı, ben gelin gittim.” “Kaçtın mı?” “Yooo…” “Zor olur kaçtın mı. Kaç çocuk var?” “Bi tane” “Onlarla mı yaşıyorsun?” “Hayır. Oğlan Antep’te oturuyor. Tayini oraya çıktı. ben tek başımayım. Bayramda seyranda gelebiliyor ancak.” “Torun var mı?” “Bi tane. Ankara’da okuyor.” “Mustafa’nınki burada okuyor. Benim büyük oğlanın oğlu, ama yanımda kalmaz, beğenmez. Şimdikiler böyle. Beyin yok mu?” “Yedi yıl oldu vefat edeli.” “Kalp mi vardı?” “Yoo, hayır.” “Bizimki kalpten öldü. Çok sigara içerdi, çok memlekete gömdük. Mahşer yeri gibiydi cenazesi, çok seveni vardı. İstanbul’dan gelenler, komşu köylerden otobüs tutup gelenler… Yaşarım askerdi, yetişememişti. Bizim oralar bura gibi değil, yemyeşildir. Hava desen hava, su desen su… Yirmi sene var görmedim Rize’yi. En son o zaman gördümdü o kadar.” “Şimdi çocuklarla mı kalıyorsunuz?” “İki oğlan var, üç kız… Kız çocuğu el kapısında ne kadar olsa, bi hayrı dokunmaz. Yaşarım Almanya’da. Dört beş yıldır gelmiyor. Mustafa’da, gelin isterse bi uğrar. Aman, boş… Onları da görürüm inşallah. Devir eskisi gibi değil diyor Mustafam. Oğlunu hep kollar… Bize böyle öğrettiler de fena mı ettiler?” durdu, soluk aldı. “Geldik buralara tıkıldık kaldık. İstanbul… Boşşş … Kaçmasam gelirmiydim. Babam çok kızmıştı. Yaşarım doğduğunda barıştıydık. Zor… Cahillik. Bizimkinin bahçeleri vardı. Hali vakti iyi sayılırdı, ama babam hayır dediydi. Büyüğün dediğinden çıkmak nerde… Kaçmıştım işte… Rahmetli bi günden bi güne kırmadı beni, nur içinde yatsın. Buralarda ömrünü tüketti gitti. İstanbul ömür törpüsü. Bizim oraların havası yeter… Mustafa bi götür beni de dünya gözüyle son kez göreyim diyorum ya bi kısmet olmadı. Boş… Nerde oturuyorsun?” “Kağıthane’de.” “Ben de. Arada bi gel. Tepeyi biliyor musun? Pazar kurulur, pazarın içindeki bakkalın üstündeki ev. Çay demlerim, konuşuruz.” Yanındaki müsaade isteyip inerken: “Balıkesir’de çay mı var, bizim ora başka…” nisanbir edebiyat dergisi 2001 eylül sayısında yayımlanmıştır. OyunEvine geldiğinde, içeride büyükçe bir zarf buldu. Kapının altından atılmıştı herhalde; çünkü zarfın bir yüzü bayağı kirlenmişti. Zarfı açtığında içinden bir tiyatro oyununun yazımı çıktı. Bayağı kapsamlı bir oyuna benziyordu. Gerçi pek özenle yazılmış gibi görünmüyordu. Yer yer kalemle karalanmış bölgeler, üstü çizilmiş sayfalar bir hayli çoktu. Zarfın içindeki yer alan bir kağıtta ise tiyatroya katılma zamanının geldiği, provaların başladığı ve yarın katılması gerektiği yazıyordu. Kağıdın arka tarafında; buluşma yerinin bir park olduğu belirtilmişti. Ertesi gün buluşma yerine gidip bir banka oturdu. Ortalıkta kimse yoktu, belki de daha erkendi; ama her hangi bir saat belirtilmemişti ki. Etrafa bakınmaya başladı. O esnada lüks bir arabaya gözü takıldı. Parka doğru gelip durmuştu. İçinden iyi giyimli biri inip yanına yaklaştı. “Merhaba, tiyatrodansınız değil mi?” dedi. “Evet” diye cevap verdi. Adam yanına oturup bir sigara yaktı ve etrafı seyretmeye başladı. O da vakit geçirmek için elinde durmakta olan oyuna göz atmaya başladı. Yanındaki adama bir göz attığında ise elinde hiçbir kağıt göremedi. Acaba ezberinde miydi bunca şey? Sonra tekrar oyunu karıştırdı. İmkansız diye geçirdi içinden, bu kadar teferruatı aklında tutamazdı insan. Adama dönüp merakını yenmek için sordu: “Sizin rolünüz nedir?” Adam şöyle bir baktıktan sonra: “O kadar önemli bir rol değil” dedi. Tekrar etrafı seyretmeye koyuldu. Demek rol dağıtımı yapılmıştı. Ama kendisine bu konuda bir bilgi verilmemişti. Adam sigaradan bir nefes daha alıp; “Peki sizin rolünüz nedir?” diye sordu. “Bilmem. Aslında gelişimin bir nedeni de onu öğrenmek” diye cevap verdi. Adam: “Burada rol dağıtımı yapılmaz. Size bildirmediler mi? Sadece prova için toplanılır” dedi.
O sırada parkın diğer tarafından kucağında bir köpekle bir kadın kendilerine doğru yanaşıyordu. Kadın yanlarına geldiğinde, adam elindeki sigarayı atıp ayağa kalktı, kadını karşıladı ve kadınla yandaki banka oturdu. Bir süre burada oturduktan sonra her ikisi de kalkıp adamın arabasına ilerlemeye başladı. Adam arkasına dönüp: “Artık gidebilirsiniz bu günlük bu kadar “ dedi ve arabaya binip uzaklaştılar. Arkalarından bir süre bakıp eve doğru yürümeye başladı. Eve geldiğinde; elindeki zarfı özenle masanın üzerine koyup koltuğa oturdu. Henüz birkaç dakika geçmişti ki telefon sesiyle irkildi. Telefonu açtığında karşısındaki ses “Yarın yine prova var” dedi. Hemen atıldı: “Siz kimsiniz? Bu nasıl prova? Hem rolüm dahi belli değildi, kim yazdı bu oyunu, siz mi yoksa?” Telefondaki ses araya girdi: “Sakin olun. Oyunu ben yazmadım. Sorularınıza cevap vermeye yetkili değilim, sadece provaları bildiririm. Oyunun yazarıyla görüşmek isterseniz, yazarın komşunuz olduğunu söyleyebilirim ancak” dedi ses ve telefon kapandı. Telefonu kapatıp bir süre düşündü. Bu semte taşınalı iki-üç ay olmuştu ama henüz komşularının hiç birini tanımıyordu. Yine de komşularıyla konuşmalıydı. Üstünü başını kontrol etti ve evden çıktı. Komşusunun kapısına geldiğinde bir kez daha üstünü başını kontrol ettikten sonra zili çalmaya başladı. Ancak evde yoktu herhalde, olsaydı şimdiye kadar kapıyı açardı. Bir süre etrafına bakınıp evine geri döndü. Tekrar koltuğuna oturdu. Komşusuyla görüşebilseydi iyi olacaktı ama yoktu. Diğer komşularıyla görüşse miydi? Belki de yarınki provadan sonra gerek kalmaz diye düşündü.
Ertesi gün kalkıp hazırlandı. Oyunun bulunduğu zarfı özenle koltuğunun altına koydu. Belli bir saat belirtilmediği için erken evden çıkıp prova yerine gitti. Parka geldiğinde henüz kimse yoktu. Boş bulduğu bir banka oturdu. Zarfı özenle koltuğunun altından aldı, dizlerinin üstüne koyup beklemeye başladı. Bir hayli zaman geçmesine karşın gelip giden yoktu. Kalkıp gitse miydi? Ama ne cevap verirdi sonra. En iyisi beklemekti. Bir süre daha bekledikten sonra iki adam yanına yaklaştı ve hiçbir şey demeden ikisi de yanına oturdu. Henüz birkaç dakika geçmişti ki adamlar ayağa kalktı, biri ona dönüp iyi günler diledi ve yarın prova olmadığını söyledi. Adamlar uzaklaşırken o şaşkın bir halde arkalarından bakakaldı. Prova mıydı bu? Nasıl bir provaydı? Hiçbir şey konuşmamışlardı ki. Öfkeyle yerinden ayağa kalktı. Kalkmasıyla da dizinin üzerinde üstünde duran zarf yere düştü buna daha da kızdı, lanetler okuyarak zarfı yerden aldı, sağını-solunu eliyle temizleyip yine özenle koltuğunun altına koydu. Hiçbir şey öğrenememişti. Evine doğru yürürken rolünün ne olduğunu kimden öğrenebileceğini düşündü. Bu tür provalar olursa rolünün ne olduğunu hiç öğrenemezdi. Bu düşüncelerle eve kadar yürüdü. Eve girdiğinde ilk iş olarak zarfı masanın üzerine bıraktı. Acaba komşusu bu gün evde miydi? Kendisiyle şu oyun hakkında görüşse fena olmazdı. Ya da daha sonra görüşürdü. Şimdilik koltuğuna oturup dinlenmeliydi. Yürüyüş bayağı yormuştu kendisini. Ancak çalan kapı zili keyfini kaçırdı. Daha koltuğa yayılmamıştı bile. Kapıya gitti. Kapıyı açtığında kapıda tanımadığı bir adam duruyordu. Şaşkın bir halde: “Buyurun?!” dedi. Adam; ”Ben yan komşunuzum” deyince, heyecanla söze girdi: “Aslında ben de sizi görmek istiyordum” deyip içeri buyur etti. “Hayır girmeyeyim” dedi komşusu. Bunun üzerine hemen konuya girip “Tiyatro oyunun yazarı olan size, benim bu oyundaki rolümü soracaktım…” dedi. Komşusu oyunun bir tek yazarı olmadığını kendisinin yazarlardan sadece biri olduğunu ve rol dağıtımının kendilerince yapılmadığını söyleyip gitti.
BAYKUŞ Edebiyat Seçkisi MSÜ yayımlanmıştır. July 15 Girdap
Deniz çok sakin, ay ışığı nasıl da yansıyor. Bu tekne de nereden çıktı şimdi. İnsanlar doluşmuş, sözde gezinti… Şu iğrenç müziği çalmasalar olmaz mı? Tempo tutanlar bile var. Serkan hâlâ konuşuyor. Ama haklı, konuyu ben açtım. Fakat kafamı kurcalayan meseleler bunlar değil ki. Az ilerdeki çocuk, kızı omzundan tutup kendine doğru çekiyor ve yanağına bir öpücük konduruyor. Kızla göz göze geliyoruz. Şu konu da değişse artık. Arada bir Serkan’ın öğretmen adayı kız arkadaşı tartışmaya katılıyor. Erdal hâlâ gelmedi. Denize bakıyorum, ilersi görünmüyor. Karanlık. Işıklar oraya ulaşamamış. Denizin ilersindeki karanlık inatla kendini koruyor, sanki oradan ötesi yok, her şeyin sonu o bölge. Bu acayip his beni ele geçiriyor. Şu betonda oturmaktansa bir çınar altında olmayı tercih ederdim. Çınarı sevdiğimi kaç kişi biliyor ki? Muhabbetin de suyu çıktı. Diğerleri bize katlanıyor, ben olsaydım katlanmazdım. Ne haldeyim… Neden denizin kokusunu his etmiyorum? Serkan’ın askerliği üç ay sonra bitecekmiş. “kendine gelirsin” diye takılıyorum. Yıldızlar ne kadar parlak, gökyüzünde de hiç bulut yok. Rüzgâr da esmiyor. Kalabalık. Hayır! Bu tenha hali diyor Zeyat. Burada yürürken insanların omuzları birbirine değiyormuş, öyle diyor. Yanı başımızda bir telefon çalıyor. Belki bir arkadaş, belki bir sevgili ya da saati hatırlatan bir anne… Kelimeler gelip çarpıyor kulaklarıma her bir yandan. Deniz çoktan karanlığına aldı beni.
Mavi gözler üzerime çevrildi, çınar yapraklarında kıpırdanmalar oldu. Aylardan ocaktı, ilerde deniz vardı. Rüzgâr vücudumu yalıyordu. Cennet mahallesinde dolandım. Kahverengi gözleri aradım, o sımsıcak gülüş neredeydi şimdi? Bir orman var şimdi önümde. Her yer yemyeşil, "ne bir sandal, ne bir ada, ne bir sahil var boğuluyorum..." Denizin öte tarafı yok. Ben çınarı seviyorum. Benim hiç özel ağacım olmadı diyor mavili. Mavili hiç çınar sevmemiş ki!
“Öğrencilere bir şey verememekten korkuyorum,” diyor Serkan’ın kız arkadaşı. Bir seyyar satıcı geçiyor, etrafı tarıyor gözleri, çıfıt tipli biri gibi görünüyor.
Ay soluyor, deniz çekiliyor, üstelik yağmurda yok. Kimse yok! Zamana bir neşter vurmalı. Etraf orman, ormanda kimse yok. Bir tek canlı yok. Ey deniz neredeler şimdi?
O çocuk tekrar kızı omzundan tutuyor, kız denize bakıyor. Deniz ne benim, ne onun oluyor.
“Güzelim” diye sesleniyor bana o candan haliyle. Camdan kız kulesi görünüyor. Kız kulesi bizi görmüyor. O konuşuyor vıcır vıcır. Birden susuyor. Her şey… Kız oğlana “sen kasım’dın ve kasım bitti” diyor. İnsanlar sinemayı terk ediyor. Birileri yaşamı terk ediyor. Yapraklarda sararmaya başladı. Yağmur yağmalı artık!
Deniz koyu bir gölge. Etrafta sesler giderek artıyor. Zeyat lafının doğruluğunu ispatlamak için yoldaki kalabalığı gösteriyor. “Sadece müzik değil, her şeyde yozlaşma aldı yürüdü” diyor Serkan’ın kız arkadaşı. Denize dönüyorum, deniz de karanlığa…
Kapım çalınıyor, açıyorum: Kimse yok! Sokaklarda dolaşıyorum, gözlerden uzak. Gözler hep uzak… Gözlerim uzaklara çevriliyor; ocak ayı gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplı. Bakışlarım bulutlara takılıyor, kızıyorum bulutlara bakışlarıma takıldığı için, kızıyorum kendime hep sevdiğim için, kızıyorum sevgiye bir koza gibi sardığı için. Boşluğu doldurulamayacak kaç kişi sevdim ki?
Artık bu sohbet bitmeli. Erdal da gelmedi, nerede kaldı? Şu mendil satan çocuklar neden kavga ediyor? Kimsenin umursadığı yok. Kimseyi… Şu tekne geri dönüyor, hâlâ teknede aynı müzik çalınıyor. Tekne denizi gürültüye boğup ilerliyor. İlersi karanlık, oradan ötesi deniz değil sanki. “Eğitim sistemi de iyi değil. Pek bir şey öğretemiyoruz” diyor öğretmen adayı. Denize bakıyorum bana sevmemeyi öğretir misin” diyorum belli belirsiz bir sesle. nisanbir edebiyat dergisi sayı dört'te yayımlanmıştır. June 15 Makaram Seri Bağlar!Körel-me! Kesin be alkışı! Zaten sinirlerim ( Kaç tane sinirim varsa?!) bozuk. Ulen bu memlekette bir Ninja güneş gözlüğü takıp da kaldırımda oturamayacak mı? Güneş gözlüğü ile kaldırımda oturdu diye önüne bozuk para mı atmak lazım? Bir Ninjaya kör muamelesi yapılır mı be? Üç-beş kişi ile 1.5 milyon kişiyi karıştıran ben miyim? Sinirim bozuldu, tabi hemen Ninja hareketleri içinde bu künefe kılıklıya “hiii yaaa*” diye bir saldırdım herif beni bir dövdü anlatamam. Tüh be! Yine baskı hatası. (Kıvırma olayı. Çaktın köfteyi?) Zaten 1 Mayıstan beri biberli biberli gözlerle dolaşıyorum. Herkeste bir yardım severlik havası… Bu kesinlikle “Wang yuo” çetesinin işidir. Bir Ninja atasözü derki; bir Ninja üç-beş kişi ile 1.5 milyon kişiyi ayırt edemiyorsa kılıcını bırakmalıdır! ( Yok vala* iadeli tahrikli gönderme değil, ne göndermesi be kardeşim, vallahi* bak Ninja atasözü bu. Islıkkk ıslıkkk! Hatta üflükkk! ) Gece bir şey göremiyorsan dışarıda dolaşma yoksa üzerine sıçan kuşu ve pisliğini göremezsin derdi ustam Çeng liu. ( Yok, dönerci ustası! Tövbe tövbeee! Ne demek ne ustası be kardeşim. Ninja ustası tabii ki! Hasta etmeyin adamı. Nerde benim galetammmm?) Sen, ağzını burnunu yamultarak ( İmla kılavuzunda boşa arama! Biz Ninjalar insanın ruhunu biliriz. Sus inkar etme. ) okuyan pişşştt*, sana diyorum alooo*, burnunu karıştırmadan oku!
Anlamadım, muhtara mı vermişler? Ki mi, neyi vermişler muhtara? Yoksa, o kızıl saçlı yeşil gözlüyü mü muhtara verdiler? Bana gerçeği söyle... Heeeeee! Bir Çin atasözü derki; Sağır duymaz ise kıyamet kopmaz ama kopacakmış da hadi bu severlik kopmayayım gibi olur, kör görmez bastonunu dürterse, dürttüğü yerde iz çıkar! (Hart hurt! Bana ne yahu, ben galetamı yer otururum!) Empresyonist değil yahu, iz çıkardı diye empresyonist olmaz ( sanırım olmaz, olur mu dersiniz?). Empresyonizm deyince aklıma geldi. Geçenlerde Çin’de bir kahvehanede oturmuş Bolu dağı geçidindeki sislenme nedeniyle görüş mesafesinin düşmesini konuşuyorduk, orada da (bu “da” Rusça da ki “da” değil yahu, o nedenle komünist olamaz.) söylemiştim; ( “ben demiştim”cilerle alakam yoktur!) sürekli hislerle görmeye kalkmak sapanla sinek avlamaya benzermiş! ( Biz Ninjaların çok kullandığı bir özlü sözdür.) Neyse hadi yatıp kalkıp dua edin yer darlığından yazıyı kısa tutmak zorunda kaldım, verilmiş sadakanız varmış!
* hiii yaaa: Biz Ninjaların sinirlendiğinde çıkardığı bir ses! * vala/vallahi: Hangisi doğru? Nasıl kafan karıştı ama? (Kih kih kih) * Pişşştt: Bir uzun hava biçimi! * alooo: Ulen süt danası anlamında kullanılmaya müsait olan çok fonksiyonlu bir söz. katladık dergisinde yayımlanmıştır. April 27 Makaram Seri Bağlar!Şak şak şak… Yapmayınız lütfen! Şak şakçıları sevmem. Şatafatlı (çatapat değil!) karşılamaya gerek yok. Toplum olarak çok önemli virajlardan (Bükümlerden de diyebilirsiniz tabii ki sakıncası yok.) geçtiğimiz bu günlerde birlik ve beraberlik içinde hareket ederek bir birimizi boğazlamaya yardımcı olmalıyız (Tüh, boğazlamaya mı dedim baskı hatası. Kıvırma olayı. Çaktın köfteyi?). Yarın öbür gün Cumhurbaşkanı adayımız açıklanacak, sevinçli bir telaş içinde kutlama hazırlığı yapmak varken tutup da TMSF'nin mal varlığı ne olacak, tüyü bitmemiş yetim hakkı köse mi gibi birlik ve beraberliğimizi bozacak hal ve hareketlere bulaşmamak lazım (Aman bulaşırsanız bulaşın bana ne).
Bu süreç içinde; "rejim" elden gidiyor, tekrar kilo almaya başlayacağız, zaten kilo sorunu olan bir toplumuz diyerek kebap yememeğe başlarsak kebapçılar işsiz kalmaz mı? Oysa tüm dünya (Yarım dünya var mı bilmiyorum?) her seçim dönemi olduğu gibi bu seçim döneminde de gözlerini üzerimize çevirmiş halde "sizi gidi sizi" demeyi bekliyor.
Bir takım (Ne Fenerbahçe'si yahu, takım burada "düzine", "grup" anlamında.) insanların vatanın ve dinin elden ele dolaştığını zan ederek "adak" adama ayakları içinde olması bu sevinçli telaşımıza gölge düşürmektedir. Bu durum, bizi dünyaya rezil etmektedir ki geçenlerde (Şu karşıdan geçen kızıl saçlı yeşil gözlüler değil be kardeşim.) Çin'de "En iyi pilav hangi cins pirinçten olmalıdır?" toplantısında birkaç Çinli yanıma yaklaşıp; "Sizin ülkeniz çok ilkel, hala birbirinizi öldürürken bıçak kullanıyorsunuz. Silahın icadından haberiniz yok mu?" dediklerinde yerin dibine girdim. Aslında yediden yetmişe hepimiz silahlıyızdır (Bakınız ulusal sevinç şeklimiz: havaya ateş etmek!) ama hala azınlıkta ki bir grup bıçak kullanmaktadır "inanın, aslında modern silahlarla bir birimizi öldürürüz" dedimse de ikna edemedim. Hatta töre gereği el bombasıyla "namus temizleyen" birkaç çağdaş örnek verdim ama "Plastik patlayıcı dururken el bombası…" diyerek dudak büktüler. İyice rezil oldum.
Şimdi kalkıp da AB bizi neden almıyor, biz de en az onlar kadar çağdaş ve modern bir toplumuz diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz çünkü canlı yayını basıp gazeteci ve sunucuyu döverken gösterdiğimiz kabalığı hatırlayın. Oysa burada olması gereken incelik ve çağdaşlık; "sevgili izleyenler affınıza sığınarak şu ikisini canlı yayın süreci içinde döveceğiz lütfen kanal değiştirmeyin!" diyerek hem yayın akışını bozmamak hem yayına katkı sağlamak hem de modern ve çağdaş bir görüntü sergilemek olmalıydı. Düşünün ki hala insan tartaklarken ellerimizi kullanıyoruz oysa "beysbol" sopası ne güne duruyor?
Aslına bakarsanız bu "veryansın"ların ne kadar boş (panasonic'de olabilir) olduğu borsamızın seyrinden de belli değil mi? Yatırımcılar yatırımını yatırıp mitingleri gözlemlemeyi bırakıp artık çağdaş ve modern bir AB aday adayı olduğumuzun bilinci içinde hareket ediyor ( ediyor mu sahi?). Güzel günlerin bizleri beklediğinin göstergesi niteliğinde ( Sınıf sınıf, gaz mı koktu. Sanki biri bana gaz veriyor!) olan gelişmeleri gölgede bırakmamak lazım ( Lık yok! Lık yok!).
hürriyet gazetesi internet baskısının açtığı yarışma için yazılmıştır.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|